Mucize (3/6)

2007-09-06 15:27:00

Kral-Kraliçe Hikâyesi mi, Hak-Batıl Mücadelesi mi? (Mucizeleştirmeler IX)   Bir müzik klipindeki görüntüler gibi süratle değişiveren dört sahnelik bir kral-kraliçe kıssası izlediğinizi düşünün.   Birinci sahnede; uluslardan seçme büyük bir ordu yoldadır. Ordu bir vadiden geçerken komutan Kral telaşlı bir karıncayı dinler. Karınca hemcinslerine seslenmektedir: “Karıncalar! Yuvalarınıza girin. Kral ve askerleri sizi ezmesinler!” Kral gülümser ve yoluna devam eder. Teftiş zamanıdır. Birisini görevi başında bulamaz. “Geçerli bir mazeret sunamazsa onu keseceğim” diye söylenir. Görevli kısa sürede gelip Güneşe tapan bir toplum bulduğunu söyleyince Kral seslenir: “Bakacağız! Doğru musun, yoksa yalancılardan mı? Şu mektubu onlara ulaştır.”   İkinci sahnede, Kraliçe danışmanlarını toplar ve bir kraldan mektup aldığını, kendilerine “Teslim olun!” dendiğini duyurur. Yetkililerin tam desteğini alsa da yine de tedirgindir. Bir heyetle Kral’a hediyeler göndermeye karar verir. Sonraki adımını gelişmelere göre atacaktır. Ne var ki hediyeleri geri çevrilmiştir.   Üçüncü sahnede, Kral, göz açılıp kapanacak kadar kısa bir sürede Kraliçe’nin arşını getirtir. Ardından da onu tanınmaz hale sokar. Sonra da Kraliçe gelir ve ona bu değişimi fark edip etmediğini sorar. Cevabı “sanki o odur” şeklinde tereddüt ifade etmektedir.   Dördüncü sahnede Kraliçe devasa bir kuleye buyur edilir. Onu görünce dalgalı bir su zanneder ve dehşete kapılır. Kral onun billurdan bir kule olduğunu açıklayınca Kraliçe derhal Müslüman olur.   Yukarıdaki sahneler, Hz. Süleyman ile Sebe Melikesinin ilişkilerinin Kur’ân-ı Kerîm’deki resmidir. Kur’ân’daki çoğu kıssaların anlatımı, işte böyle süratle değişiveren saniyelik görüntülerden oluşmaktadır. Bu durumda; yaşınıza, ilginize, dikkatinize, bilginize ve hikmet sevginize göre anlamlandırarak kıssa bütünlüğündeki boş kareleri doldur... Devamı

Mucize (3/5)

2007-09-06 15:25:00

Hz. Davut ve Hz. Süleyman’ın Hüküm Verdiği Koyunlar (Mucizeleştirmeler VII)   “Rabb’ın topluluğu çobansız koyunlar gibi kalmasın." (Eski Ahit, Sayılar 27/16- 17)   Klasik eserlerimizde, Hz Davut ve oğlu Süleyman’la ilgili olarak bir koyun kıssası anlatılır. Kıssaya göre; bir adamın koyunları geceleyin başka bir adamın ekinine girer. Ekin sahibi, bu durumu Hz. Davud’a şikayet eder. O da, koyunların tarla sahibine verilmesine hükmeder. Daha sonra ekin sahibi, Hz. Süleyman’a gelir. Fakat o, babasının verdiği hükmü kabul etmez. Ekinler eski haline gelinceye kadar koyunların tarla sahibinde kalması gerektiğine hükmeder.   Müfessirler, bu rivayetteki garipliklere aldırmadan, üstelik Kur’ân’ın da bu olaydan bahsettiğini öne sürerek ilgi kurdukları bir ayate şu anlamı verirler:   “Davut ile Süleyman'ı da hatırla. Hani ikisi de ekinlik hakkında hüküm veriyorlardı. Hani bir kavmin koyunları ekin içinde geceleyin yayılmıştı...” (1)   Kitab-ı Mukaddes'te ve Yahudi eserlerinde böyle bir kıssa anlatılmamıştır. Bu konuda Rasûlullah'a isnat edilen bir hadis de bulunmamaktadır. Öne sürülen bu muhtevayı Kur’ân da başka bir bölümde ele almamıştır. Zaten yukarıdaki ayete yakından bakıldığında meselenin hiç de öyle olmadığı anlaşılmaktadır.   Ayette dikkat çekmek istediğimiz ilk husus, “kavim” kelimesinin durumudur. Bu kelime belirlidir. Buradan, bahsi geçenin herhangi bir kavim değil, söz akışından bilinmesi gereken belli bir kavim olduğu anlaşılır.   Dikkat edilmesi gereken ikinci husus “ekinlik” anlamındaki “hars” sözcüğüdür. Bu sözcük de belirlidir. Demek ki bu da her hangi bir ekinlik değil, söz akışından anlaşılması gereken belli bir ekinliktir. (2)   Önceki ayetlerden süregelen bağlama göre o belli kavim İsrailoğulları’dır. Eğer bilinen kavim İsrailoğulları ise, bilinen ekinliğin de onların ekinliğ... Devamı

Cin çarparmı!? ( 2 )

2007-09-04 03:01:00

CNN ( 2 )   2/Bakara 214 Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler gibisi sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onlar zorluk ve sıkıntıya uğradılar ve öylesine sarsıldılar ki elçi ve beraberindeki inananlar, "Allah'ın yardımı ne zaman," dediler. İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır. Bu üst üste gelen olumsuzluklar Resulullah ve arkadaşlarını derinden üzerken, onların haberi yokken Allah mesajını hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir yerden yeşertmeye karar vermiş ve Resulullah’a gelip Kur’an dinleyen kimseler olduğunu kimliklerini gizleyerek vahiyle haber vermişti. Bunlara cin denmesinin sebebi de, dışarıdan gelen yabancılar oldukları içindir.                     “.De ki:"Cinlerden (cinni- daha önce hiç görmediğim) bir topluluğun dinleyip şunu söyledikleri bana vahyolundu”..   Şimdi şöyle denebilir! kardeşim orada cinler deniyor insanlar demiyor ki!. Buna cevabımız, Kur’an insanlar dan başkasına indirilmemiştir olur. 34/Sebe 28 Biz seni, bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik, başka değil. Ama insanların çokları bilmiyorlar. 17/İsra 94,95 İnsanlara doğruluk rehberi geldiği zaman, inanmalarına engel olan, sadece: "Allah peygamber olarak bir insan mı gönderdi?" demiş olmalarıdır. De ki: "Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik."   Yukarıda bahsi geçen ayetlerdeki kimseler, kavimlerine dönüp biz Kur’an işittik: 72/Cin 1-3 De ki:"Cinlerden (cinni- daha önce hiç görmediğim) bir topluluğun dinleyip şunu söyledikleri bana vahyolundu: Gerçekten biz, hayranlık verici bir Kur'an dinledik" "Doğruya ve hayra kılavuzluyor. Biz de inandık ona. Artık rabbimize asla kimseyi ortak koşmayacağız" "Rabbimizin adı/kudreti/işi/gayreti çok yücedir. O,ne bir dişi dost edinmiştir nede bir çocuk"   Aşağıda... Devamı

Cin çarparmı!? ( 1 )

2007-09-06 01:10:00

CNN ( 1 ) Kuran’da cin kavramına baktığımızda, karşımıza hiçte eskiden bildiğimiz (bizimle aynı dünyayı paylaşan, çöplüklerde yaşayan, insanı çarpabilen, korkutucu, gizemli, soyut ve medyumlara malzeme olacak) varlıklar olmadığını anlıyoruz.   İslam öncesi Arap toplumundaki cin anlayışı, nerdeyse günümüz cin anlayışıyla örtüşmektedir, bu anlayış Araplara Hıristiyanlardan geçmiş, hem Hıristiyan hem de Araplardan, günümüze kadar süre gelmiştir. Burada onların detaylarına girme gereği duymuyor ve cin kelimesinin Kuran’daki anlamına yolculuk yapıyoruz. 51/ Zariat 56 Ben, cinleri ve insanları sadece bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım   Yukarıdaki ayetin açıklamasını yapmadan önce, bu kelimenin ne manaya geldiğini anlamaya çalışalım.   C n n: Arapça bir kelimedir. Kuran’da Cenne          örtülü, gizli, ( 6/76 ) Cinne          duyuların dışındaki varlıklar ( 6/100 ) Cinni           görünmeyen ( 7/27 ) Canne         can, hayat ( 15/27 - 55/15 ) Cannü         canlanma, haraketlenme ( 20/20-27/10-28/31-55/39,56,74 ) Cinneh         cinlenme, delirme, anormal davranma hali.(7/184-23/25,70-34/8,46 ) Cünneten     saklama, gizleme, kapatma (58/16 – 63/2)   Örtülü, gizli, duyuların dışındaki varlıklar, görünmeyen, can, hayat, canlanma, hareketlenme, cinlenme, delirme, anormal davranma hali, saklama, gizleme, kapatma vb. kelimeler c n n den türemiştir. Ayrıca Kuran’da, ana karnındaki oluşan bebeğe görünmediği için cenin, yapraklarla örttüğü için bahçeye cennet, örttüğü için geceye cenne, ahitlerin/yeminlerini arkasına gizlediği için cünne (kalkan) ifadeleri yer almaktadır.   Üç başlıkta topladığımız bu kavramı tek tek ele alıp inceleyelim.   ... Devamı

Mucize (3/4)

2007-08-24 02:59:00

Sayın Ahmet BAYDAR beyin çalışmasını istifadenize sunuyorum   www.fikritakip.com/news.asp?pg=3&yazi=60   Hz. Yusuf’un Gömleği ve Babasının Gözleri (Mucizeleştirmeler V)   Klasik eserlerde nakledildiğine göre: Yusuf (a.s.) Mısır’da bakanlık makamına geçtiğinde, gömleğini babasına gönderir.   Gömlek daha yolda iken saba rüzgârı Rabb’ından izin alıp kafileden önce Yusuf’un kokusunu babasına müjdeler. Daha sonra da gömleğe bizzat kavuşan baba, onu yüzüne sürer ve oğlu için ağlamaktan kör olan gözleri açılır.   Bu eserlere bakılırsa; babanın ağlamaktan gözlerinin kör olduğu ve Yusuf’un gömleğini yüzüne sürünce görmeye başladığı Kur’ân’ın üslubundan anlaşılmaktadır.   Oysa bunlar sarih değildir. Kur’ân’ın, babanın çok ağladığını tasvir ederken sadece “Gözleri aklaştı” demesinden “körleşti” anlamı çıkarılamaz. Bu, olsa olsa çok ağlamaktan, görme kuvvetinin zayıflamasından kinaye olabilir. Nitekim gerçek körlüğü ifade eden “a-m-y” kökü bile, Kur’ân’da sözün akışına göre mecaz olarak basiretsizliği ifade etmektedir.   Babanın: “Yusuf’un kokusunu buluyorum” sözünün de rüzgârla taşınabilecek fiziki bir koku algısı ifade ettiği düşünülemez.   Çünkü rivayetlerde tasrih edilen sekiz-on günlük mesafe bunu imkânsız kılar. Öte yandan “Koku bulmak” da bağlamına göre, güçlü tahminlerle bilinmesi, olması yaklaşan bir işin emarelerinin alınması için kullanılan bir deyimdir. (1)  Baba, oğlunun hayatta olduğunu yahut gömleğinin yola çıktığı bilgisini, ilham veya vahiyle (2)  almış olabilir. Nitekim kıssanın anlatıldığı bölümde buna açıkça işaret edilmektedir:   “Dememiş miydim ben bilmediklerinizi Allah’tan bilirim…”   Babanın gözlerinin görür hale geldiği şeklindeki yoruma ise, Kur’ân’da Hz. Yusuf’un ağzından nakledilen “Ye&#... Devamı

Mucize (3/3)

2007-08-24 02:55:00

Sayın Ahmet BAYDAR beyin çalışmasını istifadenize sunuyorum   www.fikritakip.com/news.asp?pg=3&yazi=60   Hurafe, İstidrac, Keramet ve Mucize (Mucizeleştirmeler I)   Hurafeler, gerçek olmadığı bilindiği hâlde, harikuladelik üzerine oturtularak dinileştirilen, bazen de dinin yerine ikame edilen aşırı inanç ve anlatımlardır.   Çoğu zaman çağdaşlıkla hurafenin bir arada barınamayacağı zannedilir. Oysa çağdaşlık hurafeyle doğru orantılıdır. İlkinin gelişme zamanı olan iletişim, ikincisinin çoğalma mevsimidir. Çünkü hurafeler, ancak "reklam"la büyütülebilecek yakıştırmalardır.   Toplumların hurafe menfezlerinden birisi cehalet ise de kuşkusuz bundan daha önemlisi, insanın sevmediğini inkâr etme, sevdiğini ise mucizeleştirme tabiatıdır.   Kur’ân-ı Kerîm, her türlü inanç ve eylemin “ayet” ve “beyyine” üzerine oturmasını ister ve bu nedenle hakla bağını koparan her türlü hurafeye savaş ilan eder.   Peki, o hâlde; peygamberliğin ispatı için “mucize” yi şart koşup da, ardından, mahiyet olarak ondan hiç de farkı bulunmayan “keramet” ve “istidrac”ın hak olduğunu kabul etmek, Kur’ânî çizginin neresinde kalır? Bir yandan enbiyanın diğerlerinden farkı ispat etmeye çalışılırken, öte yandan enbiya evliyayla, evliya da eşkıya ile eşitlenmiş olmaz mı?   Bugün pek yaygın olan istidrac ve keramet kabulü yanında, Hz. Peygamberin yüzlerce mucize göstermiş olduğunu anlatan dini eserler vardır. Ancak, meseleye kronolojik olarak bakıldığında, bu hususta izahı zor bir husus açığa çıkar.   Çünkü geriye doğru inildikçe mucize sayılan olayların sayısı ciddi ölçüde azalmaktadır. Bundan daha düşündürücü olanı ise, “mucize” kavramının Hicrî IV. asırda “ayet” kelimesiyle değişmesidir.   Çünkü harikulade olay anlamındaki mucize kelimesinin İslamî edebiyatta ilk kullanılışı bu tarihlerde başlamıştır. Mucize sözcüğünü ilk kullan... Devamı

Mucize (3/2)

2007-08-24 02:51:00

Sayın Ahmet BAYDAR beyin çalışmasını istifadenize sunuyorum   www.fikritakip.com/news.asp?pg=3&yazi=60   Yılan (Mucize VI)   Hz. Musa, kendisine iletilen vahyi tebliğ etmiş, böylece ilahi yasalar toplumla bütünleşmiştir. Değnek temsili ile devam edilecek olursa: Değnek bırakılmış ve o yılana dönüşmüştür.   Yılan, gizli hayatı nedeniyle; sinsilik ve düşmanlık seciyesinin, deri değiştirmesi nedeniyle de yeniden doğuşun simgesi olarak biline gelmiştir. Nitekim Tevrat`ta "Aranıza yılanlar, büyüden etkilenmeyen engerekler göndereceğim sizi sokacaklar" denmiştir. Bu çerçeveden bakıldığında Kur`ân`ın, Hz. Musa`nın değneğinin yılana dönüşmesini üç farklı sözcükle ifade etmesi, özgürleşmenin üç farklı evresine işaret eder ki bunlardan birincisi "cann"dır.    “Cann”, ince, beyaz ve öldürmesinden sakınılan intikamcı bir yılandır. Kur`ân`ın anlatımında Hz. Musa`nın değneği bir “cann” olmamış ama "onun gibi" olmuştur.  Kıssada yılanın bu durumunu, dalgalanma anlamındaki "tehtezzü" kelimesi niteler. Bu kök, insan kalabalığında fitne çıkarıcı bir dalgalanmayı da ifade eder. Yani esir toplum, ilahi yasalara kavuşunca; düşmanlık edici, fitne çıkarıcı ve kan dökücü sinsi bir tür gibi görünmüştür. İnsan teki bazında söylenecek olursa, henüz "cann"dır. Hilafeti üstlenmeye ve "âdem" olmaya hazır değildir.   Hz. Musa`nın değneği, büyük buluşma için Firavundan randevu alma zamanında  "hayye" ye dönüşmüştür. Kelime, aslında canlı demektir ve yılanın her türüne hayye denir. Değneğin bu durumunu, koşmak anlamı verilen "tes`â" kelimesi nitelemektedir. Bu kökün türevleri Kur`ân üslubunda koşma anlamında değil, çalışmak, iş yapmak,  uğraşmak,  gayret, şevk ve heyecanla bir şeyin ardına düşmek  anlamlarındadır. Bunların hepsini birleştiren temel ise; bir işin peşinde koşuşturmaktır.   Bu kelimenin, kıssanın doğru anlaşılmasına kazandırdığı boyut ise; ilahi tebliğle uyanan bir toplumun... Devamı

Mucize (3/1)

2007-08-24 02:42:00

Sayın Ahmet BAYDAR beyin çalışmasını istifadenize sunuyorum     www.fikritakip.com/news.asp?pg=3&yazi=60 Hz. Musa’nın değeneği (Mucize I)   Kur`ân-ı Kerim`de, birden fazla bölümde Hz. Musa`nın elçi olarak Firavun`a gönderildiği anlatılır. Elinde, yere bırakıldığında yılana dönüşen bir değnek vardır. Yılan kıvrak hareketler yapar, koşar ve irileşir. Hz. Musa, bu dönüşümlerden korkar. Bunun üzerine elini cebine sokar. Çıkarınca da kusursuz beyaz görülür. Daha sonra Hz. Musa yine bu değnek sayesinde denizi geçer ve taştan oniki kaynak fışkırtır.   Bir değnek yılan gibi canlanmış, denizi yarmış, taştan su çıkartmıştır. Oysa tabiatta aynı şartlarda, her zaman aynı sonuçlar izlene gelmektedir. O zaman, kuru bir ağacın canlanması, denizin insanlara yol verecek şekilde ayrışması, bir taştan su fışkırması nasıl izah edilebilir?   Bu sorunun muhtemel üç cevabı vardır. Birincisi, bu olaylar harikulade göründüğü için mucize kabul edilmesi gerektiğidir. Çünkü tabiatta izlene gelen olayların işleyiş seyriyle çelişmiştir. Başka bir deyimle, Allah, fiillerinde bulundurduğu adetlerini geçici olarak iptal etmiştir.   Mucize kabulü, akli açıdan çelişkili dursa da iman açısından "mümkün" görülür. Akli bir çelişkidir çünkü bir olayı mucize olarak adlandırmak, evrendeki sebep-sonuç ilişkili düzeni zımnen kabul etmiş olmaktır. Bu da neticede, az deneyle verilmiş bir yargıyı, deneye dayanmayan bir yargıyla iptal etmek anlamına gelir. Mucize kabulü iman açısından ise mümkündür. Çünkü bir ressamın, yaptığı resme her an müdahale edebileceğini kabul etmek gerekir. Eşyayı istediği şeye dönüştürmek, ona ilk özelliklerini dilediği gibi verenin elindedir. Taşı taş olarak yaratanın bir anda onu su yapmaya da kudreti yeter.   Ancak meselenin imani bakışla birlikte düşünülmesi gereken Kur`ânî boyutları vardır. Önce bu tür bir kabulün, Kur`ân`ın genel üslubuna ve ön doğrularına uyup uymadığını düşünmek gerekir.   Mucize, bir anlamda... Devamı

Mucize (2)

2007-08-19 16:44:00

http://www.evrim.gen.tr/articles.asp?id=6   TANRI-EVREN İLİŞKİSİ VE MUCİZELER Özellikle üç tektanrılı dinin inananlarının, mucize konusuna bakışlarının ne olduğunun ortaya konulması, Evrim Teorisi’ne bakış açılarının belirlenmesi açısından özel bir öneme sahiptir. Mucizelerin nasıl gerçekleştiği ile ilgili kanaat, özellikle Tanrı-evren ilişkisinin nasıl olduğu ile ilgili yaklaşımın anlaşılması açısından önemlidir. ‘Mucize’, sözlük anlamı olarak başkasını aciz bırakmayı ifade eder. Kullanımda ise, peygamber olduğunu iddia eden kişinin, doğruluğuna delil oluşturan fiil anlamına gelmektedir: Peygamber, doğruluğunu kanıtlamak için olağanüstü bir iş yaparak inanmayanlara meydan okur ve inanmayanları ‘aciz’ bırakır.32 Mucize kavramının İngilizce karşılığı olan ‘miracle’ da İlahi müdahaleyi ifade eden olağan dışı olayları ifade etmek için kullanılır.33 ‘Miracle’ kelimesi etimolojik olarak ‘aciz bırakma’ anlamını içermese de kullanımdaki anlamı ‘mucize’ ye karşılık gelmektedir. Burada karşımıza çıkan önemli soru, Tanrı’nın, mucize gösterilmesi için doğa yasalarını askıya alıp almayacağı ile ilgilidir. Tanrı’nın doğa yasalarını ihlal etmeyeceğini, bu yasaları, kısa bir süre için bile olsa devre dışı bırakmayacağını düşünenler, genelde Tanrı’nın yarattığı bir süreç olarak Evrim Teorisi’ni savunmaya daha eğilimlidirler. Buna mukabil, Tanrı’nın doğa yasalarını bazen askıya alıp evrene müdahale ettiğini düşünenler, canlı türlerinin birbirlerinden bağımsız olarak yaratıldığını savunmaya daha eğilimli olmuşlardır. Türlerin yaratılmalarını, Tanrı’nın yaratış mucizeleri olarak düşünürsek; Tanrı’nın bu yaratışları ve peygamberlerine mucizeler göstertmesi ile ilgili karşımıza çıkan sorular aynı olmaktadır. Her iki durumda da Tanrı’nın önceden koyduğu doğa yasalarını ihlal edip etmeyeceği ve eğer Tanrı bu yasaları ihlal etmeden, türlerin yaratılışını ge... Devamı

Mucize (1)

2007-08-19 14:53:00

      Sayın İhsan ELİAÇIK beyin (Mucize nedir?) çalışmasını istifadenize sunuyorum   http://www.haber10.com/makale/5156/       Mucize nedir?   Şu halde mucize olağandışılık demek değildir. Bilakis mucize “Aciz bırakan” demek olup olağan olduğu halde görkem veya ihtişamı karşısında aciz kalışı ifade eder. Daha önce defalarca okumuş olmama rağmen, en son meal-tefsir çalışmam sırasında Kuran'ı "tertil" ile yani düşüne düşüne tekrar baştan sona okuma fırsatı buldum. Bir taraftan dan da kendimce tespit ettiğim bazı konuların "özel olarak" izini sürdüm. Bunlardan birisi de "mucize" konusudur. Önce sürdüğüm izden edindiğim izlenimi birkaç madde (öncül) olarak aktarayım, sonra bunlar ışığında konuyu açmaya çalışacağım. * Kuran'ın hiçbir yerinde "mucize" kelimesi geçmiyor. Bunun yerine ısrarla "ayet" kelimesi kullanılıyor. * Kafamızı kaldırınca gördüğümüz her şeye, evet her şeye "ayet" diyor. "Olmakta olan, oluş halinde olan" (kevn) her şeye de "yaratma, yaratılış" (halq) diyor. * Bütün peygamberlerin toplumlarına getirdiği şeyin ısrarla "söze, açıklama yapmaya, beyan etmeye dayalı apaçık deliller" (ayâtun beyyinât) olduğunu söylüyor. * Peygamberlerin toplumlarına yaptığı "uyanış çağrısı/uyarı"yı (inzâr) ısrarla üç şey etrafında topluyor; ölüm (mevt), afet (azap) ve yeniden diriltilip ayağa kalkış (kıyamet)… *** Şimdi, bu öncüller ışığında konuyu açalım. Öncelikle mucizenin bir Kuran "kavramı" olmadığını görüyoruz. Bunun yerine ısrarla "ayet" kavramı kullanılıyor. Öyle ki inkarcıların bildiğimiz anlamda mucize talepleri ifade edilirken bile "ayet" kelimesi tercih ediliyor; "Fakat bu Kur'an, kendilerine bilgi verilenlerin içlerine işleyen, söze dayalı apaçık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi ancak zalimler inkâr eder. Buna rağmen hala "Ona Rabbinden güce dayalı olağanüstü mucizeler (ayât) indirilmeli değil miydi" diyorlar. Söyle onlara: "O güce dayalı olağanüstü mucizeler ... Devamı

Depremin 8.yılı (sesimi duyan varmı!!??)

2007-08-17 15:47:00

      Cehennemden gelen kimdi? Birkaç gün geçmemişti, daha şoktaydık, her tarafta daha önce hiç duymadığımız sesleri duyuyor, görmediğimiz şeyleri görüyorduk. Etrafı öyle bir koku sarmıştı ki tarifi imkansızdı. Etrafta çığlıklar ağlamalar itfaiye ve ambulans sesleri birbirine karışıyordu, koşuşturma panik çaresizlik, herkes kendi derdine düşmüştü, sanki üzerimize dev bir göktaşı düşmüştü, her tarafta yıkılmış binalar çıkan duman ve toz bulutu, molozlar ve altında kalan cânım! Eşyalar ve yaralı insanlar kokuşmuş cesetler (o koku aklıma geldiğinde günlerce yemek yiyemiyordum) öyle bir görüntü ve psikolojik hava estiriyordu ki tarifini yazmakla anlatamam. Depremden bahsediyorum:  17 Ağustos 1999 depreminden, yaşadığımız depremin 8. Yıldönümü şuan saat 3:02 bunları yazarken sanki yeniden yaşıyorum, gözlerim dolu dolu yazıyorum, çünkü yardıma muhtaç insanlara yardım edemiyorduk, öyle belirsizlik içindeydik ki neye uğradığımızı şaşırmış şok yaşıyorduk, bizimde yardıma ihtiyacımız vardı. Telefonlar yok, elektrik yok, su yok, ekmek yok ve yollar kapalı. Molozları kaldırmaya bırakın iş makinesini, çekiç bulmak bile imkansızdı, devrilen binanın kendi demirini çıkarmak için, yıkılırken parçalanmış kendi beton parçalarıyla vuruyor betonları kırılmış demirin yerinden kopması için sağa sola ileri geri yaparak koparıp onunla enkaz kazıyorduk yaralıları kurtarmak ve ölüleri çıkarmak için. Zaman zaman ne oldu bize diye kendi kendime soruyordum Lut kavminin, ad kavminin ve Nuh kavminin başına gelenler mi gelmişti!!??, Yaşıyorduk, evet yaşıyorduk, kendimizi toparlayıp ne yapılması lazım ve gücümüz neye yeterse yapmalıydık, şoku yavaş yavaş atlatıp cenazelerimizi kaldırmaya başladık. Evlerimize giremiyorduk uydurma yapılar yapıp çadırlar kurup, yerleşiyorduk yavaş yavaş. Tüpraşın patlama korkusunu ve artçı sarsıntıları saymazsak uyku uyuyabiliyorduk artık. Bir gün barakama girdim evden aceleyle çıkardığımız çekyata uzandım öyle yorgundum ki daha ön... Devamı